SONTURKHABER
Haber Portalı

ÜLKÜCÜLÜK ve MİLLİYETÇİLİK

Son zamanlarda ülkücülük ve ülkücüler üzerinde çeşitli yorumlar yapılmakta, önüne gelen herkes ülkücü olduğunu iddia etmekte, kendi hayat şartlarına göre ülkücü tanımı yapmakta hatta kendilerinden başkasını Ülkücü olarak tanımamakta, ülkücülüğün sadece kendi tüzel kişilikleri altında olabileceğini iddia etmektedirler.

Bunun en bariz örneğini 31 Mart 2019 tarihinde yapılan yerel yönetimler seçiminde gördük. Bu seçimde aday olanların büyük çoğunluğu kendilerinin geçmişte ülkücü olduklarını ileri sürerek toplumun önüne çıkmışlar, milletten oy istemişlerdir. Gerçek ülkücüler açısından bu bir bakıma sevindirici, bir bakımdan da üzücü olmuştur.

Sevindirici olmuştur. Çünkü demek ki ülkücülük ve ülkücüler toplum nezdinde kabul görmüş, ülkücülere dayanmayan bir siyasinin sonuç alamayacağını ortaya koymuştur.

Üzücü olmuştur. Çünkü her önüne gelen kendi hayat şartlarına göre ülkü ve ülkücü tanımı yapmış, ülkücülüğün gerçek mecrasın sapmasına yol açmıştır. Mesela; Hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık yapanlarda, milli ve manevi değerlerimizi ayaklar altına alan ve anayasamızdan Türk kelimesinin çıkarılma çalışmalarına destek veren, resmi kurumların tabelalarından T.C.( Türkiye Cumhuriyeti) ifadeleri silinirken, okullarımızdan andımız kaldırılıp, cumhuriyetimizin ve devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “ Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözleri yok edilirken seyirci kalanlar, bunlara destek verenler meydanlara çıkmış ülkücü olduklarını iddia etmişlerdir.

Bazı insanlar vardır, uzaktan bakınca gözümüzde büyür. Yaklaşıp, onu tanıdıkça ne kadar küçük ve değersiz olduklarını görürüz. Bu insanların bir ülküsü yoktur. Her şeyi kendi menfaatleri doğrultusunda değerlendirir, hayat nizamını ona göre kurarlar. Bu insanların helal ve harama bakışı, milli ve manevi değerler doğrultusundaki ölçüsü, dostluğu ve arkadaşlığı ve dava adamlığı çıkarları kadardır.

Bazı insanlarda vardır ki onları tanıdıkça onların izzet, ulviyet, şahsiyet ve karakterleri ile ne kadar büyüdüklerini görür,  yiğitliğin ve alçak gönüllülüğün zirvesindeki bu insanların heybetine şahit olur, nasıl bir dava adamı olduklarını anlarız. Bunlar birer ülkü ve ahlak abideleridirler.          

İşte yukarıda izah etmeye çalıştığım sebeplerle, ömrünü ülkücü davaya adamış gerçek ülkücü ve dava adamlarının tanımlarına ve değerlendirmelerine göre ülkü, ülkücülük ve milliyetçiliğin tanımını yapma ihtiyacını hissettim ve bu amaçla bu yazıyı kaleme aldım.

Tanıdıkça büyüyen, yaklaştıkça birçok özelliğinin farkına varılan, şahit olduğumuz olayların ışığında baktığımızda büyüklüğünü gördüğümüz insanlardan biri olan Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ, dokuz ışıkta milliyetçiliği ve ülkücülüğü şu şekilde tanımlamaktadır.

“Milliyetçilik ilkesinden kastımız Türk Milletini sevmek, ona sadakatle bağlı olmak, bütün olayları Türk gözüyle görmek ve her faaliyetin Türk Milletine yararlı olmasını sağlamak, en azından bu şuuru taşımaktır.

Milliyetçiliğimizin diğer bir icabı da şudur. Dünyanın neresinde bir Türk varsa bizim ilgimizin şümulü içine girer, onunla ilgileniriz. İnsanlığın ve medeniyetin inkişafına en büyük hizmetleri yapmış bulunan,  tarihin gördüğü en büyük millet olan Türk Milleti’nin yabancı esareti altında ki kısımlarıyla ilgilenmek, onların da insanlık şeref ve haklarına sahip olmalarını istemek milli ve insani bir vazifedir.

Ancak, burada bir şartımız vardır. Türk Milleti’nin son bağımsız kalesi olan Türkiye’mize zarar vermeyecek şekilde eşir Türklerle ilgilenmek lüzumuna inanıyoruz.

“Ülkücülük idealizm demektir. Bizim ülkümüzün hedefi Türk Milleti’ni en kısa yoldan, en kısa zamanda, başkalarına el açmadan çağlar üzerinden sıçratarak çağdaş medeniyetin en önemli safına geçirmek, ilimde, teknikte,  medeniyette yeryüzünün en kuvvetli varlığı haline getirmek, Türklüğü yüceltmektir. Bugün Türklerin tutsaklıktan kurtulup hür ve bağımsız olması ülkümüzdür. Ülküler adım adım gerçekleşir. Ülkülerin gerçekleşmesi yolunda bir takım hedefler vardır.  Türk Tarihinde bu hedefler her zaman olmuştur. Ve ‘Kızıl Elma’ sözüyle ifade edilmiştir. ‘Kızıl Elma’ ülkü yoluyla kat edilmesi gereken mesafeyi, alınması gereken hedefi gösterir. Ülküler bir insanın ömrü içinde gerçekleşmeyebilir.  Fakat milletin hayatı içinde bu hedeflere varılabilir. Şunu akıldan çıkarmayınız ki, Ülküsüz insan çamurdan farkı olmayan bir varlıktır.” Şeklinde tanımlamış, hemen arkasından da “Ahlakçılığı ilave etmiştir.

“Ahlakçılık üzerinde söz etmeye lüzum yoktur. Tarihte birçok devletler yükselmiştir. Bunlar parayla değil, ahlakla yükselmiştir. Parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan yıkılmıştır.

Türk ahlakının geleneği, Türk ahlakı ve Müslüman adet ve geleneklerinden ibarettir. Türk töresine, İslam esaslarına ve hayata uygun olması esastır.”

Yine Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ, “DAVA” adlı kitabının 31. sayfasında Türk İslam Ülküsünden bahsetmekte, “Türk İslam Ülküsünü Yoğuranlar” başlıklı yazısında fikir ve dava adamı Seyit Ahmet ARVASİ ile aynı düşünceleri paylaşmakta, Türk Milletinin tefekkürüne en az bin yıldan beri İslam dinin biçim verdiğine vurgu yapmakta, atalarımızın bütün din ve inançları süzgeçten geçirerek İslamiyet’i tam bir şuur ve yüksek irade ile tercih ettiğini belirtmektedir.

Yine aynı yazıda, “biz Türk İslam kültür çizgisinde yürüyerek ‘genel felsefe problemleri’ karşısındaki yerimizi ve ‘dünya görüşümüzü’  yüce dinimiz İslamiyet’in aydınlığında kısa da olsa ortaya koymaya çalışacağız. Bütün ‘sahte tanrıları’  gönüllerden, kafalardan, zaman ve mekan köşelerinden çıkarıp atmak isteyen, ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ prensibini genel ölçü kabul eden şanlı Türk Milleti’ni ‘Allah’ın ordusu’ bilen Türk Milleti birlik, Türk Devleti güçlü olursa insanlık kurtulur, zulüm biter. Ölçüsü içinde hareket eden Türk İslam Ülkücülerinin ‘fikir sistemi’ yüce Peygamber silsilesinin mukaddes alın teri ile ıslanmış,  Peygamberlik mührünü kıyamete kadar elinde tutan şanlı kurtarıcımız ve peygamberimizin (ona ve onlara selam olsun) nurdan ellerinde biçimlenmiş, onu takip eden muhteşem ‘ Sahabi kadrosu’ tarafından ‘cihat ruhu’ ile beslenmiş, büyük veliler eliyle yoğrulmuştur. Türk İslam Ordusu ‘Cahidü fillah’ (Allah için savaşan)dır. Demektedir.

Yakından tanıma fırsatını bulduğum, Merhum Genel Başkanım, “Mazlum ve mahzun bir neslin” örnek insanı  ve ömrünü Türk İslam Ülküsüne adamış olan Muhsin YAZICIOĞLU’ da  milliyetçiliği ve  ülkücülüğü şu şekilde tanımlamaktadır.

Bizim milliyetçiliğimiz ete, kemiğe, kana veya ırka dayalı değil, kültüre dayanır. Bizim milliyetçiliğimiz ayırıcı değil birleştirici, çatışmalı değil barıştırıcıdır. Bizim milliyetçilik anlayışımızın batıda örneklerini gördüğümüz biyolojik ırkçılıkla hiçbir ilgisi yoktur. Bir milletin başka milletlerden farkı olan kültür, inanç ve medeniyet özelliklerinin korunması, geliştirilmesi ve bağımsız  yaşama iradesidir. Milli bağımsızlık yoksa milliyetçilikte yoktur. Biz, üniter devletten, Ay yıldızlı bayrağımızdan, resmi dilimiz Türkçeden taviz vermeyiz.

Milliyetçilik; insanın irade ve kalbini hareket ettiren ve onları millet için yardım ve kendini feda etme hususunda teşvik eden bir manevi kuvvettir. Bu manevi kuvvet olmadan birlik, birlik olmadan kalkınma gerçekleşemez. Milliyetçilik, Türk Milleti’nin sahip olduğu bütün değerleriyle birlikte sevmek ve yükselmek ülküsünün adıdır. Bu bakımdan kalkınmanın itici gücüdür. Milliyetçilik,  mensup olduğu millete karşı beşlenen sevginin şuura dönüşmesidir. Milliyetçilik, bir milletin kendi düşmanlarına karşı sürdürdüğü sosyal, kültürel, ekonomik ve politik bağımsızlık savaşı, kendini dış ve iç sömürüye karşı koruma şuur ve çabasıdır. Yani milletlerin var olma ve yaşama savaşıdır.  Milliyetçilik,  meşru bir hak ve şuurdur. O, milli tarihin, milli kültürün ve milli ülkülerin çizdiği gerekli bir yoldur. Milliyetçiliğin sahibi millettir. Milletin vicdanına aykırı, milli tarihe, milli kültüre ve milli ülkülere ters düşen tavır ve davranışlar milliyetçilik olamaz.

Milliyetçiliğin tek adı vardır; Türk Milliyetçiliği, bunun yerine başka terim ve ifadeler koyanlar veya koymak isteyenler, bizi yanıltmak isteyen art niyetli kişi ve zümrelerdir.”[1]

“Ben Türküm, Türk esir olmaz,                                                                                                                             Ben Türküm,Türk devletsiz olmaz,                                                                                                                           Ben Türküm,Türk bayraksız olmaz,                                                                                                                     Ben Türküm,Türk ezansız olmaz,                                                                                                                          Ben Türküm,Türk hürriyetsiz olmaz….[2]

Diye haykıran ve Oğuz boyundan gelen o yiğit Anadolu delikanlısı, mert ve çömerliğin timsali şehit Muhsin YAZICIOĞLU, ülkücülüğü de şu şekilde tanımlamaktadır.

            “Ülkücülük; Kavram olarak daha ileri bir fikir, duyuş, ideal ve adanmanın adıdır. Nefsini aşan, günlük çıkarların üstünde düşünebilen, kendini değerlerine adaya bilen kişi ülkücüdür.” Diye tanımlamış, 12 Eylül cuntacılarının mahkemede sordukları  “Ülkücülük Nedir?” sorunu da, “İki Cihan Sultanı Peygamber Efendimizin vahiy ile almış olduğu değerleri hayata geçirmektir.”  Diye cevap vermiştir.

Milliyetçiliğin fikri temellerini inanç merkezli bir kültür müşterekliliği ve tarih şuuru alarak tanımlayan Seyit Ahmet ARVASİ Hoca’da ülkücülüğü “ülkemiz ve yeryüzünde Allah’ın nizamını hâkim kılmak için kendine metot olarak Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.) ölçü alan bir iman hareketinin adıdır.[3] Diye tanımlamıştır.

Ömrünü Türk Milletine ve Türk Milliyetçiliğine adamış olan iki ülkü erinin gerçek manada dava adamın açıklamalarına baktığımızda Ülkücülüğün temeline Türk milleti ve İslam Ahlakı oturmaktadır.

Bu günlerde unutulsa da Ülkücüler, Ülkemizde toplum mühendisliğinin sergilendiği bir dönemde; “Türklük bedenimiz, İslamiyet Ruhumuzdur”, “Tanrı dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’ız.”, Rehberimiz Kuran, Hedefimiz turan.”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, Çağrımız İslam’da dirilişedir.”, “Bu düzen batmazsa, vatan batacaktır”, “Kavgamız vurguncu düzenedir”, “Milli devlet, güçlü iktidar” sloganları ile ortaya çıkmış, ülkemizde yabancı bir bayrağın dalgalanmaması, vatanımızın bağımsızlığı, insanlarımızın özgürlüğü için o günün şartlarında şanlı bir mücadele vermiştir.

İste bu şanlı mücadelenin sonucudur ki, dün faşist diye suçlanan, eli kanlı katiller diye aşağılanan, bunlar Fatiha bilmez diye iftira ve çamur atılan ülkücüler toplum nezdinde kabul görmüştür. Başka bir deyişle bu millet kendisine aşık olan, gerektiğini canını dahi hiç çekinmeden veren ülkücüleri tanımış, ona göre yön değiştirmiştir.

Bu nedenledir ki, dün bu alçakça çamurları atan organizasyonların içinde bulunan bir takım zevat ülkücü olduklarını insanlara dayatmaya ve onları aldatmaya çalışmış ve çalışmaktadır.

Menfaat çeteleri kendi menfaatlerini korumak için her türlü şekle girerler, her türlü hokkabazlığı yaparlar, bunlara söyleyecek sözüm yok. Onları Allah’a havale ediyorum.

Ancak, liderleri hakkın rahmetine kavuştuktan sonra, param parça olmuş, her tarafa dağılmış olan ülkücülerin bir birlerine hakaretler ve küfürler savurması yerine, gerçekten ülkücü kardeşliğinin ön plana çıkarılarak bir araya gelmesini ve bu milleti yönetmesini arzu ediyorum.

Bunun içinde, tıpkı Ergenekon’da olduğu gibi şu dağların arkasından çıkıp gelecek bir bozkurt’u bekliyorum. O bozkurt bir gün çıkıp gelecek, sözde değil, özde ülkücü kardeşliğini tesis ederek, dağılan ve başkalarının kapısında bekleyip, onlara koltuk değnekliği yapan ülküdaşlarımı bir araya getirerek yeni bir Türk Medeniyetinin öncülüğünü yapacaktır. Buna inancım ve imanım tamdır. Bu ülkenin başka çıkar yolu da yoktur. Kula kul olanlarla hiçbir yere varılmaz. Gerçek ülkücülere selam olsun.

Ne mutlu Türk’üm Diyene

01.05.2019 

Kaynak:Cemal yavuz

 

 

Dikkatinizi Çekebilir:

Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.