Alaska Zirvesi ve sonrası: Putin ve Trump’ın perspektifinde barış Agos
Agos kaynağından alınan verilere dayanarak, SonTurkHaber.com açıklama yapıyor.
Benim görüşüme göre Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olarak Putin’in Rusyası, eski Sovyet coğrafyasında ve muhtemelen Orta ve Doğu Avrupa ile Orta Asya’da etkili bir bölgesel hegemon olmayı arzuluyor. Bana göre Putin’in menfaatleri imparatorluk düzeyinde değil çünkü bu Ukrayna’nın iç ve dış politikasında tam kontrol gerektirirdi. Ancak içinde bulunduğumuz durumda bu menfaatler açıkça hegemonik nitelikte. Bu bakış açısına göre Putin Sovyetler’in Soğuk Savaş döneminde Finlandiya’da elde ettiklerinden memnun olabilir: Moskova’ya tehdit oluşturmayan, ancak başka açılardan bağımsız bir uyumlu devlet. Putin’in Belarus ile böyle bir düzeni var. Bu göz önünde bulundurulduğunda tam egemen olmayan, askeri olarak zayıf ve NATO dışında kalan bir Ukrayna ile de yetinebileceği düşünülebilir.
Alaska’da Başkanlar Donald Trump ve Vladimir Putin arasındaki zirvenin gösterişli sahnelerden ve dramatik havasından uzakta, asıl önemli kısmı şu: Ukrayna’daki yıpratıcı savaşla ilgili bu iki büyük güç arasındaki müzakereler ilk bakışta sönümlenmiş ve hayal kırıklığıyla sonuçlanmış gibi. Ne bir anlaşma vardı ne de kaydedildiği iddia edilen ilerleme alanlarına dair anlamlı bir detay. Aksine gözlemciler arasında genel kanaat, hiçbir şeyin başarılmadığı, Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya’nın pozisyonları arasındaki farkın daralmadığı ve dolayısıyla yakın gelecekte Ukrayna’da bir ateşkesin muhtemel olmadığı yönündeydi. Bu durum yorumcuları ve kuşkusuz danışmanları ile diplomatları “Bunun amacı neydi? Sırada ne var?” sorularıyla şaşkına çevirdi.
Ancak sonraki birkaç gün içinde, Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky ve Avrupalı müttefikleriyle vardığı -Putin’in işgal ettiği Ukrayna topraklarından tavizleri vermesi, derhal bir ateşkes yapılmaması ve nihai bir barış anlaşmasına götürecek müzakereler şeklindeki- fikir birliğinden uzaklaştığı ortaya çıktı. Anchorage zirvesi, göründüğü kadarıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumunda büyük bir dönüm noktası olmuş olabilir. Ancak değişken yapısıyla tanınan Trump her an fikrini değiştirebilir.
Rusya ve Sovyet tarihi üzerine uzun yıllardır çalışan bir araştırmacı ve yarım yüzyıldır siyaset bilimi profesörü olarak, gelecekteki bir barış anlaşmasının nasıl görünebileceğine dair ipuçlarını şimdiden görebildiğimizi düşünüyorum. Bu, özellikle Ukrayna açısından hazmetmesi zor olabilir. Ancak Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi iki büyük gücün liderleri arasında bir fikir yakınlaşmasına işaret ediyor. Nitekim Başkan Trump da zirveden sonra Fox News’e verdiği demeçte, “İki büyük gücün iyi geçinmesi iyidir, hele ki bunlar nükleer güçlerse. Biz dünyada 1 numarayız, onlar ise 2 numara.” dedi. Trump için önemli olan nokta şuydu: “Rusya çok büyük bir güç, [Ukrayna] ise değil.”
Önceden bildiğimizi sandıklarımız ve şimdi bildiğimizi düşündüklerimiz
Zirveden önce bildiklerimizin bir kısmı, zirveden sonra da değişmeden kaldı. İlk olarak Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık başta olmak üzere Avrupa güçleri, Ukrayna’ya tam desteklerini sürdürmekte ve Kiev’in Rusya’nın bu ülkeye yönelik işgaline ve istilasına karşı direnişini devam ettirmesine yardımcı olmaya hazır durumdalar.
İkinci olarak Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky, kamuoyu önünde Rusya’ya işgal edilen topraklar konusunda taviz verilmesine karşı çıkıyor. Anchorage zirvesinden önce gündeme gelen “toprak takası” söylemleri Kiev tarafından hızla masadan kaldırıldı. Zelensky ise Batı’nın özellikle de Amerika’nın silah desteğiyle Ukrayna’nın Rusya’ya etkili bir şekilde direnebileceğine ve bu tehlikeli anda göründüğünden daha iyi bir sonuç elde edebileceğine inanıyor.
Öte yandan Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri’nin hedefleri ve tutumları, bir anlaşma sağlamaktan ziyade değişken bir nitelik sergiliyor. Putin-Trump zirvesinden bir gün sonra Washington’un savaşın nasıl sona ermesi gerektiği konusunda Moskova’nın bakış açısına daha fazla yaklaştığı ve derhal bir ateşkesten ziyade kapsamlı bir barış anlaşmasını desteklediği görüldü. Ancak bu durum her an değişebilir. Putin her ne kadar Ukrayna’daki çatışmanın “temel nedenlerinin” ele alınması gerektiğini vurgulasa ve kamuoyu önünde azami taleplerini öne sürse de güvenlik ve toprak düzenlemeleri konusunda gerçekten hangi noktada uzlaşmaya razı olacağı tam olarak belli değil.
Büyük güçlerin iki stratejisi: imparatorluk mu, hegemonya mı?
Benim anlayışıma göre hem Amerika Birleşik Devletleri’nin hem de Rusya’nın amaçlarını yorumlamanın iki farklı yolu vardır: “İmparatorlukçu” ve “hegemonik.” İlki, bu ülkelerin imparatorluk olarak sahip oldukları uzun deneyimlerden kaynaklanırken; ikincisi, büyük güçlerin uluslararası arenada nasıl işlediğine dair realist bir okumaya dayanır.
İmparatorluklardan türeyen ülkeler, geçmişteki ihtişamlarına dair anılara sahiptir ve birçok kişi bu görkemi günümüzde yeniden yaşamak ister. Böyle imparatorluk hayallerinde geçmişin bugüne taşınmasında kaderci hiçbir yan bulunmasa da, bu söylemler çoğu zaman nüfuzlu ve güçlü aktörlerin repertuvarında yankı bulur.
Hem Trump’ın hem de Putin’in söylemlerinde böylesi büyük ve ihtişamlı imparatorluk eğilimlerinin işaretleri görülüyor. Her iki lider de ülkelerini “büyük” bir geçmişe döndürmekten söz etmiş ve başka ülkeleri ilhak etme veya baskı altına alma arzusu taşımışlardır. Ayrıca, Rusya’yı inceleyen birçok Batılı analist, özellikle Putin’in, imparatorluğunu Baltık bölgesine (bugünkü Estonya, Letonya, Litvanya) genişleten Büyük Petro ya da ordularını güneye, yani günümüzde Ukrayna olan “Yeni Rusya”ya gönderen Büyük Katerina gibi bir figür olmayı hayal ettiğine inanıyor.
Hegemonya
Ancak büyük güçlerin dünyada hareket etme biçimi imparatorluk kurmanın ötesinde hegemon olarak da şekillenebilir. Bu hegemonluk ya bölgesel ya da küresel ölçekte gerçekleşir. Hegemonlar, ülkelerini fiziksel olarak genişletmek veya başka toprakları ve halkları sömürgeleştirmek yerine diğer ülkeler üzerinde ekonomik ve askeri — belki ideolojik ve siyasi — hakimiyet kurarlar.
Ancak bunu daha küçük ülkenin hem iç hem de dış politika alanlarını tamamen kontrol altına almadan yaparlar. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri, NATO’daki baskın konumu sayesinde bir hegemon olarak ittifak üyeleri arasında belirleyici bir nüfuza sahiptir. Bundan dolayı bu ittifak Washington’un onayı olmadan etkin bir şekilde işleyemez.
Benim görüşüme göre Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olarak Putin’in Rusyası, eski Sovyet coğrafyasında ve muhtemelen Orta ve Doğu Avrupa ile Orta Asya’da etkili bir bölgesel hegemon olmayı arzuluyor. Bana göre Putin’in menfaatleri imparatorluk düzeyinde değil çünkü bu Ukrayna’nın iç ve dış politikasında tam kontrol gerektirirdi. Ancak içinde bulunduğumuz durumda bu menfaatler açıkça hegemonik nitelikte. Bu bakış açısına göre Putin Sovyetler’in Soğuk Savaş döneminde Finlandiya’da elde ettiklerinden memnun olabilir: Moskova’ya tehdit oluşturmayan, ancak başka açılardan bağımsız bir uyumlu devlet.
Putin’in Belarus ile böyle bir düzeni var. Bu göz önünde bulundurulduğunda tam egemen olmayan, askeri olarak zayıf ve NATO dışında kalan bir Ukrayna ile de yetinebileceği düşünülebilir. Alaska zirvesinde, Putin sadece Ukrayna’yı “kardeş bir ulus” olarak nitelendirmekle kalmadı (ki birçok kişi bunu garip bir şekilde Ukraynalıları Rus yapmak istediği anlamında yorumladı) aynı zamanda “Ukrayna’daki durum, güvenliğimize yönelik temel tehditlerle ilgilidir” vurgusunu yaptı.
Putin’in sözleri farklı şekillerde yorumlanabilir fakar Trump ile görüşmenin ardından yaptığı kamuoyu açıklamalarında Putin Ukrayna çatışmasını imparatorlukçu bir dil yerine açıkça Rus güvenliği bağlamında çerçeveledi.
Putin için sorun şudur: Rusya, kendi bölgesinde istikrarlı ve etkili bir hegemon olabilecek ekonomik ve askeri gücün yanında prestijli yumuşak güç çekiciliğine sahip değil. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana Amerika Birleşik Devletleri’nin hem sert hem de yumuşak güç kullanarak başardığı küresel hegemonyayı gerçekleştiremeyeceği için fiziksel güce yöneldi. Bu hamle insan kayıpları, iç ekonomik sıkıntılar, savaşa karşı çıkan yüzbinlerce Rus’un kitlesel göçü ve küresel kapitalist ekonomiden izolasyon gibi felaketlerle sonuçlandı.
İmparatorlukçu ve hegemonik arasındaki ayrım neden önemlidir?
İmparatorlukçu bir dış politika ile hegemonyacı bir dış politika arasındaki ayrımlar ilk bakışta anlamsal ya da akademik görünebilir. Her ne kadar birçok durumda sıkça örtüşüp birbirine karışsalar da bir barış anlaşmasının olasılıklarını değerlendirirken bu farklar kritik öneme sahiptir. Amerikan hegemonyası genellikle yaptırımlar veya vergiler gibi ekonomik güçle ve zaman zaman işgaller ve darbeler gibi zorlayıcı yöntemlerle uygulanır. Emperyalizm ise her zaman fetih ve bir rejimin diğerine tamamen boyun eğdirmesiyle ilgilidir. Hegemon olmak ise bu noktaya ulaşmaz.
Eğer gerçekten Putin Ukrayna üzerinde tam kontrol isteyen bir emperyalist ise ya da sıkça iddia edildiği gibi Ukrayna’yı yok etmek, onu egemen bir devlet olmaktan çıkarmak ve Sovyetler Birliği’ni yeniden kurmak istiyorsa Rusya ile müzakere ve uzlaşma imkânsız hale gelir ve yok etme savaşı bir taraf diğerini ezene kadar devam eder. Putin halkına savaşın fedakârlıklarına değdiğini göstermek konusunda kararlıdır. Bunun göstergesi ise toprak genişlemesi, yani Ukrayna’nın dört tartışmalı bölgesinin — Luhansk, Donetsk, Zaporizhzhia ve Herson — yanı sıra 2014’te alınan Kırım’ın ilhakı olacaktır. Bu hedef, kuşkusuz emperyal bir hedeftir.
Eğer gerçekten Putin, geri kalan Ukrayna’dan yani NATO dışında kalan, Batı güçleri için bir üs veya Rusya’ya yönelik bir askeri tehdit oluşturmayan bir Ukrayna’dan memnun olsaydı o zaman müzakere ve uzlaşma mümkün hale gelirdi. Buradaki sorun, böyle bir çözümün Zelensky tarafından kabul edilemeyecek ve Kiev üzerinde dayatmayı gerektirecek olmasıdır. Bu, başlıca Avrupa güçleri için kesinlikle kabul edilemez olurdu fakat Trump açısından aynı durum geçerli olmayabilir.
Putin’in Rusya’sının neyi kabul etmeye hazır olduğunu netleştirme gerekliliğinin yanı sıra Ukrayna’da bir ateşkes ve nihai barış önünde başka büyük bir engel daha var. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri, savaşın nihai çözümü konusunda birleşik bir tutuma sahip değil.
Her iki taraf da Rusya’nın savaşta amacının esasen fetih veya Ukrayna’yı yok etmek değil kendi güvenlik anlayışıyla ilgili olduğu görüşünü kabul etse bile Avrupa Doğu ve Orta Avrupa’daki askeri dengede köklü bir değişiklik ve askeri olarak zayıflatılmış bir Ukrayna konusunda Putin’in taleplerini kabul edecek midir? Trump, Rusya’ya boyun eğmiş, küçültülmüş bir Ukrayna konusunda kaygısız görünüyor. Onun asıl kaygıları başka alanlarda sanki: gayrimenkul ve diğer ticari anlaşmalar ile bir Nobel Barış Ödülü.
Ancak Amerika Birleşik Devletleri, Trump’ın yabancı çatışmalara Amerikan askerlerini göndermeyi reddetmesine rağmen, gelecekteki Rus saldırılarına karşı Ukrayna’nın güvenliğini garanti etmek zorunda kalabilir ki Trump bunu ima etmiştir.
Realizm karşısında ahlak ve adil barış
Savaşların hem kazananlar hem de kaybedenler için sonuçları vardır. Bu savaş ne kadar uzun sürerse Rusya’nın Ukrayna’da ilerleyişinin devam etme olasılığı o kadar artar. Zelensky hükümeti zafer veya şu anda olası görünenin ötesinde daha iyi bir sonuç için savaşmak isteyebilir ancak Rusya’nın askeri gücü son aylarda Trump’ın Ukrayna’ya karşı belirsiz desteği ile birleştiğinde bunu çok daha zor hâle getiriyor.
Bu gerçekler ışığında savaşın çözümünün şu anda Rusya’nın kabul etmeye hazır olduğu şeye daha yakın göründüğüne inanıyorum. Trump da bunun hem Rusya hem de Ukrayna için çok daha iyi ve daha az kanlı bir yol olacağını düşünüyor gibi görünüyor.
Trump’ın yöneldiği anlaşma ideal olmayan bir barış olurdu. Ancak eğer Putin’in hedefleri emperyalist değil hegemonikse bu kötü seçenekler arasında en iyisidir. Batı tarafından güvenlik taleplerinin bir kısmı kabul edilirse , Rusya taleplerini ılımlı hale getirirse, Ukrayna’nın önemli tavizlerine dayanan bir barış anlaşması için bir fırsat doğabilir.
Barış karşılığında toprak vermek her zaman acı vericidir. Savaşı başlatan Putin ise bu durumda kazanan olur. Trump’ın acımasızca ifade ettiği gibi Ukrayna, Büyük Güçlerin diğer ülkelerin kaderini belirlediği bu trajik oyunda oynayacak kartlara sahip değildir. Siyaset biliminin antik Yunan kurucularından Thukydides'in şu sözü konuyla ilişkilendirilebilir: “Dünyada hak, yalnızca güçleri eşit olanlar arasında tartışılır. Güçlüler yapabildiklerini yapar, zayıflar ise katlanmak zorunda olduklarına katlanır.” Şaşırtıcı olmayan bir şekilde uluslararası ilişkiler teorisyenleri buna “Realizm” adını verir.
(Çeviri: Deniz Kaya)
.


