Aile bağları gencin kendisiyle ve toplumla bağını kurar Yeni Şafak Pazar Eki Haberleri
Yenisafak sayfasından alınan verilere dayanarak, SonTurkHaber.com duyuru yapıyor.
Hilal Burcu Yazıcı Uzdur, İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nü ve ardından klinik psikoloji yüksek lisansını onur derecesiyle tamamlamış bu alanda çalışan başarılı bir isim. 2011 yılından bu yana çocuk, ergen ve yetişkinlerle çalışıyor ve aynı zamanda kurucu üyesi olduğu Ruh Sağlığında Uzman Kadınlar Derneği’nde başkan yardımcılığı görevini sürdürüyor. Yeşilay Derneği Yayınları’ndan çıkan “Genç Yetişkinlikten Ebeveynliğe Ruh ve Beden Sağlığı” adlı kitaba da katkı sunan Uzdur ile gençlerin psikoloji üzerinde aile değerlerinin ve sosyal medyanın gücünü konuştuk.
Hilal Burcu Yazıcı Uzdur
Psikolojik açıdan, aile ortamı çocukların duygusal ve sosyal gelişiminde nasıl bir rol oynar?
Aile, çocuğun iç dünyasında ilk “ekosistem”dir. Yani bir arada yaşayan, birbirini etkileyen, bütünü oluşturan parçalar. Çocuk, güven ve sevgi deneyimlerini ilk kez bu ortamda yaşar; sınırlar ve sosyal kuralların temelini de burada gözlemler. Nörobilim bize gösteriyor ki beyin, özellikle çocuklukta, çevresinden aldığı uyaranlarla şekillenir. Yani evin içindeki sevgi, güven ve tutarlılık; çocuğun duygusal ve sosyal gelişiminde hayati bir “ritim” sağlar.
Bu süreci, kalpteki özel sinir hücreleri metaforuyla anlatabiliriz. Kalpte bulunan bu hücreler, kalbin kendi “küçük beyni” gibi çalışır ve ritmi düzenleyerek vücudu dengede tutar. Tıpkı bu hücrelerin kalbin ritmini belirlemesi gibi, aile de çocuğun duygusal ritmini düzenler. Sevgi ve güven ritmi sağlarken, tutarlılık ve sınırlar bu ritmin dengede kalmasını sağlar. Çok sevdiğim ve seanslarda kullandığım, aşina olduğumuz bir örnek vardır. “Ben geldim.” “Sen mi geldin oğlum?” “Evet anne, ben geldim.”
Bu diyalog, aslında bir çocuğun dünyasında aile ortamının nasıl işlediğine dair küçük ama güçlü bir pencere açar. Ailelerin çocuklarıyla bağ kurma, ilgiyi ve varlıklarını hissettirme yöntemini yansıtır. Basit ama etkili: “Varlığını fark ediyorum, seni görüyorum” Bugün, yoğunluklar ve ezber yaklaşımlar, bu doğal bağ kurma ritmini zorlaştırabiliyor.
Duygusal bağlanma neden çocuk için önemli?
Oysa insan doğası bağlanma üzerine kurulu. Güvenli bağlanmayı destekleyen bir aile ortamı, çocuğun sosyal ilişkilerde esnekliğini artırır ve ileride daha güçlü empati, daha düşük kaygı ve yüksek sosyal yeterlilik sağlar. Eğer bir çocuk aileden güvenli bağlanmayı deneyimleyemezse, bu temel ihtiyaç yine devreye girer; ama artık yollar daha dolambaçlıdır. Akranlar ve diğer sosyal bağlar aracılığıyla öğrenmeye çalışır. Bu yollar, aile kadar güçlü ve istikrarlı olmayabilir. Temel olmadan bağlanmayı öğrenmeye çalışan çocuk, duygusal olarak savunmasız kalabilir. Bu nedenle, güvenli bağlanmayı modelleyebileceği istikrarlı bir yetişkin veya destek sistemine erişim kritik önemdedir.
Uyumsuzluk aidiyet eksikliğinden kaynaklanıyor
Yeni nesil çocuklarda aile bağlarının zayıflaması durumunda hangi psikolojik etkiler gözlemlenebilir?
Bağların zayıflaması, kalpteki ritim bozukluğuna benzer: Hayati fonksiyonlar devam eder ama uyum kaybolur. Bugünün çocuklarında bu uyumsuzluk; aidiyet eksikliği, yalnızlık duygusu, sosyal kaygı ve erken yaşta tükenmişlik belirtileri olarak karşımıza çıkıyor. Olumlu ve güvenli bir aile iletişimi gençlerde depresyon riskini azaltırken, tutarsız ya da çatışmalı bir aile ortamı bu riski artırıyor. Nitekim ergenlik döneminde yükselen depresyon oranlarının, aile bağlarındaki güvenli ve tutarlı etkileşimlerin azalmasıyla kısmen ilişkili olduğu görülüyor. Peki bu neden önemli? Çünkü bir çocuk, kimliğini inşa ederken önce ailesinden “Sen buraya aitsin” mesajını duymak ister. Bu mesaj eksik kaldığında, yönünü başka kaynaklardan bulmaya çalışır. Sosyal medya algoritmaları, akran grupları ya da popüler kültür. Ama içsel ritmi henüz oturmamış bir çocuk, güvenli bir merkez olmadan kalabalığın içinde yol almaya çalıştığında, savunmasızlık kaçınılmazdır. İşte o boşlukta yalnızlık ve kaygı kendine yer bulur.
Çocuk eleştirildikçe iç sesi onu yargılar
Aile içindeki sağlıklı iletişim, çocukların öz güven ve öz değer algısını nasıl etkiler?
İletişimi bahsettiğimiz ritmin sesi gibi düşünebiliriz. Bir çocuk eleştirilirse, iç sesi de onu yargılar; ritmi düzensizleşir ama görülür, duyulur, anlaşılırsa, iç sesi ona değer verir; uyumlu bir melodiye dönüşür. Duygu, ilişkiden beslenir. Düşünün çocukken sürekli eleştirildiniz mi? Hatta eleştirildiğinizi fark ettiniz mi? Peki, iç sesiniz size ne söyledi? “Yine hata yaptın” mı, yoksa “Olabilir, düzeltirsin” mi? İşte o ses, gerçek ile ideal olan biz arasındaki bir yerdedir. Eğer eleştirelse, bu mesafe büyür, büyür ve hayatın her alanında yankı olur. Üstelik sadece sözler değil, ebeveynin yüzündeki ifade bile belirleyicidir. Çocuk bunu aynada görmüş gibi içselleştirme yeteneğine sahiptir.
Kendilerini gerçekleştirmek istiyorlar
Günümüz çocuklarının aileden beklentileri nelerdir ve bu beklentiler geçmiş nesillerden nasıl farklılık gösteriyor?
Geçmişte daha çok “hayatta kalma” ve “başarı” odağı vardı: “Oku, çalış, iyi bir iş bul.” Bugünün çocukları ise, daha çok “beni dinle, bana alan aç, beni anla” diyor. Aslında bu, gelişimin doğal bir yansıması. İhtiyaçlar hiyerarşisini düşünürsek, önceki nesiller temel ihtiyaçlara odaklanırken, bugünün çocukları daha çok kendini gerçekleştirme basamağında beklentiler taşıyor. Günümüz için farklı olan kritik nokta: Çocukların bu duygusal beklentileri karşılanırken, onlara sınır, sorumluluk ve sabır da öğretilmezse, bu beklentiler narsisistik kırılganlığa dönüşebiliyor. Yani “senin her duygun kıymetli” mesajını verirken aynı zamanda “ama başkalarının duyguları da kıymetli” öğretilmeli.
Aileden çocuğa kalacak iki büyük miras
Gelecek nesillerin sağlıklı bireyler olabilmesi için ailelerin bugün odaklanması gereken en önemli konular nelerdir?
Ailelerin çocuklarına kazandırabileceği en önemli miras, iki temel beceri etrafında şekilleniyor: duygusal okuryazarlık ve aidiyet duygusu. Sözünü ettiğimiz “görülmek, anlaşılmak, güvenli alan, ritim, bağ kurma” gibi ifadeleri aslında duygusal okuryazarlığın dalları gibi düşünebiliriz. Çocukların teknolojiyle kuşatıldığı bu çağda, duygularını tanıyıp ifade etmek adeta ruhsal bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Çünkü çocuk duygularını sözcüklere dökebildiğinde hem iç dünyasını düzenliyor hem de daha sağlıklı bağlar kurabiliyor. Aidiyet duygusu da bunun tamamlayıcısı. Çünkü aidiyet yalnızca “aile içinde kabul görmek” değil; en küçük birliktelikten büyük topluma kadar uzanan bir farkındalıkla, birlikte yaşamın sorumluluğunu üstlenebilme hali. Çocuk bu duyguyla büyüdüğünde hem sosyal hayata daha kolay uyum sağlıyor hem de akademik ve kişisel yaşamında istikrar kazanıyor. Daha önemlisi, ilişkilerde köklenebiliyor. Fırtınalı dönemlerde bile esneyip kırılmayan bir dayanıklılık işte buradan doğuyor. Dolayısıyla ailelerin çocuklarına bırakacağı en değerli miras, yalnızca eğitim ya da maddi güvence değil; duygularını tanıyabilen, ilişkilerinde köklenebilen ve kendini ait hissettiği bağlardan güç alan bir kimlik. Sağlıklı nesil, bu dengeyle yetişir.


