Sanat tarihi meraklılarına: Murat Ülker Rönesans’ın etkili isimlerini kaleme aldı Aktüel Haberleri
Yenisafak sayfasından alınan verilere göre, SonTurkHaber.com bilgi veriyor.
Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, kişisel internet sitesinde
başlıklı yazısını yayımladı.

Murat Ülker'in yazısı şu şekilde;
Floransa – Medici Laurentian Kütüphanesi
Fotoğraftaki heykel, Floransa’daki Medici Laurentian Kütüphanesi’nin (Biblioteca Medicea Laurenziana) girişinde bulunan Paolo Giovio Anıtı.
Heykel, Rönesans dönemi tarihçisi ve hümanisti Paolo Giovio’ya (1483–1552) adanmış. Como doğumlu olan Giovio, “Nocera Piskoposu” unvanıyla da bilinirmiş. Bu anıt, ölümünden 20 yıl sonra, 1573’te Cosimo I de’ Medici’nin desteğiyle yapılmış.
Malumunuz, Medici ailesi Rönesans’ın muhteşem kütüphanesini kuran hanedan. Floransa’da mutlaka görülmeli.
Fakat beni en çok şaşırtan şey, bu azametli heykelin ayağının altında kitapların yer alması.
Acaba kasıt neydi? Bilginin üzerine yükselmek mi, yoksa dünyevi bilgeliği aşmak mı?
Bu bana atüdçü Kemal Tahir’in bir deyişini hatırlattı. Niçin Batı Osmanlı’ya galebe çaldı diye sorulunca, Osmanlı bir kristaldi, Batı ise taş; çarpışınca iki medeniyet paramparça etti kristali taş demiş.
Bizde yazılı kağıt yerde görülse, bir parça ekmek gibi tazimle alınır, kaldırılırdı.
Rönesans, insanın kendine yeniden bakmayı öğrenmeye başladığı bir dönemdi. 15. asırda İtalya’da başlayan bu dönemin en büyük özelliği hayatta düşüncenin alanının artık daha genişlemiş olması. O devir Hristiyanları artık yalnızca inancıyla değil; aklıyla, gözlemiyle, kişiliğiyle de dünyayı anlamaya yöneliyor. İnsanlar daha görünür, fikirler daha cesur ve şehirler daha açık hale geliyor.
Bu dönüşümün merkezinde birey var. İnsanı tarihsel, düşünsel ve estetik bir “özne” olarak görmeye başlaması ile bir hükümdarın karakteri, bir sanatçının dünyaya bakışı ya da bir bilim insanının merakı artık başlı başına önem kazanıyor. Kimi zaman resimle, kimi zaman mimariyle, kimi zaman bilimle ama her durumda birey üzerinden ifade bulan bir hareket olmuş Rönesans.
Tabii uzun süredir yerleşmiş anlayış biçimlerini sorgulayan ve değiştiren bu süreç, yalnızca kitaplarda, tuvallerde ya da saraylarda kalmadı; sokağa da yayıldı: atölyeler, kütüphaneler ve meydanlar hatta evler bile bu yeni düşünce biçiminin bir parçası haline geldi. Dönemin ruhu, fikrin de ötesine geçerek yaşanan, hissedilen, hayatın içerisine giren ve değiştiren bir şey olarak şekillendi.
Neden İtalya?
Rönesans’ın İtalya’da başlaması bir tesadüf değil. Günümüzde İtalya’nın bulunduğu topraklar, tarihin eski dönemlerinden beri hareketli bir yapıya sahipti. Şehir devletleri birbirinden bağımsız yaşıyor, hem rekabet ediyor hem de birbirini kültürel olarak tetikliyordu. Hal böyle olunca, güç sürekli olarak farklı kesimlerin arasında el değiştiriyordu; soylular, tüccarlar, bankacılar… Etki alanı genişleyen bu gruplar siyasette ve yönetimde etkinlerdi; ancak fikir ve sanat dünyasında da kendilerini göstermek istediler; sanatçıların desteklenmesi, bilimsel tartışmaların teşvik edilmesi ya da sanata veya bilime hizmet edecek yeni yapılar inşa ettirmek birer güç gösterisine dönüştü.
İtalya’da “birey” fikri yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. İnsanlar oluşturdukları kimliklerini kökenlerine sıkıştırmayı bırakmış; yaptıkları işler, ürettikleri değer ile anılmaya başlamışlardı. Takdir edersiniz ki böyle bir ortamda sanatçının toplum nezdindeki konumu da değişti. El işçilikleri ve uzmanlıkları kadar, düşünceleriyle ve dünya görüşleriyle de anılmaya ve anlaşılmaya başlandılar. Ülkedeki siyasetin belirsizliği ve güç mücadeleleri, bireylerin ayakta kalabilmek için daha çevik, daha yaratıcı ve daha cesur olmalarını gerektiriyordu. Sanat bu noktada bir ifade biçimi rolü üstlenerek, atölyelerden ve saraylardan çıkıp sokağa yayıldı. Heykeller meydanlara yerleşti, freskler binaların cephelerini kapladı. Şehirler yalnızca yaşanılan yerin ötesine geçerek, düşüncenin ve sanatın sergilendiği mekanlar haline geldi.
Antik Roma mirası da bu sürecin bir parçasıydı. Eski metinler, yapılar ve heykeller, İtalyan şehirlerinde yeni bir estetik ve düşünce arayışını besledi. Antik geçmişle kurulan bu yakınlık, Rönesans’a ilham verdi. Şimdi Rönesans’ı ileriye taşıyan isimleri birlikte tanıyalım.
Rönesans’ı İleri Taşıyan İsimler

Filippo Brunelleschi: Santa Maria del Fiore’nin Mimarı
https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:Bunelleschi.jpg
Santa Maria del Fiore

Görsel:
https://www.visittuscany.com/en/attractions/basilica-of-santa-maria-del-fiorethe-duomo/
Floransa’nın ortasında yükselen Santa Maria del Fiore, yüzyıllarca eksik kalmıştı. Koca katedralin tam üzerinde bir boşluk vardı. Bir kubbe yapılacaktı, evet… Ama kimsenin nasıl olacağına dair bir fikri yoktu.
Brunelleschi hayatına önce kuyumculukla başladı, sonra gözünü daha büyük işlere dikti. Kaybettiği bir yarışma onu Roma’ya götürdü. Orada Donatello’yla antik yapıları inceledi, klasik dünyadan ilham aldı. Döndüğünde Floransa’nın göğe açılan boşluğunu doldurmaya kararlıydı.
Kubbeyi inşa ederken yeni bir teknik geliştirdi. İç içe geçmiş çift kabuklu bir yapı, sekiz büyük kaburga ve tuğlaların özel bir düzende dizilmesi… Sonuç olarak ortaya çıkan ne iskeleye ne de dış desteğe ihtiyaç duyan, kendi ağırlığıyla ayakta duran bir mühendislik harikası. Santa Maria del Fiore’nin kubbesi, tamamlandığı günden bu yana Floransa’nın siluetini ve Rönesansın başlangıcını tanımlıyor.
Brunelleschi yalnızca kubbeyle yetinmedi. Ospedale degli Innocenti, San Lorenzo Bazilikası ve Pazzi Şapeli de onun imzasını taşıyor. 1446’da öldüğünde Floransalılar onu kendi kubbesinin altına gömerek onurlandırdılar.
Donatello: Taşa Hayat Veren Usta

Görsel:https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/6/65/Uffizi_Donatello.jpg/250px-Uffizi_Donatello.jpg
Donatello, Floransa sokaklarında büyüdü. Genç yaşta ünlü Rönesans heykeltraşı ve sanatçısı Lorenzo Ghiberti’nin yanında çalışmaya başladı ve o dönemde üretilen bronz kapılarla tanıştı. O diğer sanatçıların aksine yalnızca dini tasvirler ya da dekoratif figürler değil, gerçekten yaşayan ve düşünen insanlar yaratmak istiyordu.

Görsel:https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/f/f7/Stmark.jpg/250px-Stmark.jpg
İlk önemli işi St. Mark heykeliydi. Kıyafetlerin vücut üzerindeki ağırlığını gösteren kıvrımlar, dengede duran bir bedenin doğal duruşu… Gerçekten muazzam bir eser. Ardından Feast of Herod adlı rölyefi geldi. Brunelleschi’nin perspektif anlayışını heykelde kullandı ve sahneye derinlik kazandırdı. Bu eser, izleyicisini sanki olayın içine çekiyordu.
David heykeli, Orta Çağ’dan beri görülmeyen, serbest duran bir çıplak figür, Rönesans’ta çıplak insan bedenine geri dönüşün simgesiydi. Aslında ilk Davud heykelini Bronz’dan yapan Donatello. Ama Michelangelo’nun David heykeli bugün daha ünlü.
Padua’daki yıllarında yaptığı Gattamelata ile bu kez at üstünde bir komutanı betimledi ve antik Roma’daki süvari heykellerinin ruhunu gününe taşıdı.
Taş, bronz ve ahşap Donatello’nun ellerinde farklı bir dile kavuştu. Beyaz kavak ağacından oyduğu Mary Magdalene, muazzam bir eser. Donatello, duyguları da ortaya çıkarmayı başaran bir sanatçı.
1466’da öldüğünde San Lorenzo’daki Medici ailesi mezarlığında, Cosimo de’ Medici’nin yanına gömüldü. Donatello, sanatın bir zanaat olmaktan çıkıp düşüncenin ifadesine dönüştüğü o dönemin en güçlü temsilcilerinden biriydi.
Cosimo de’ Medici

Görsel:https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/fa/Cosimo_di_Medici_%28Bronzino%29.jpg
Cosimo de’ Medici, o zamanlar başlı başına bir ülke sayılan Floransa’yı dönüştüren isimlerden biriydi. Medici Bankası, onun döneminde Avrupa’nın en büyük finans kuruluşuna dönüştü. Bu servet, şehrin sanat ve mimariyle yeniden şekillenmesini sağladı.
Cosimo, Brunelleschi ve Donatello gibi ustalara destek verdi. San Lorenzo Bazilikası, San Marco Manastırı ve Palazzo Medici, onun yatırımlarıyla ortaya çıktı. Donatello’nun bronz David heykeli, Palazzo Medici’nin avlusunda ilk kez sergilendi.
Siyasette dikkatli ve hesapçıydı. Rakiplerini sürgüne gönderdi ama Floransa Cumhuriyeti’nin kurumlarına dokunmadı. 1439’da Floransa Konsili’ni şehre taşıyarak burayı diplomasi sahnesine çevirdi.
Ölümünden sonra Floransalılar ona “Pater Patriae” yani “Vatanın Babası” unvanını verdiler. Medici ailesinin şehrin üzerindeki etkisi onunla başlıyordu.
Medici ailesi ile ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlarım,
“FAİZ YASAĞI MI RÖNESANS’A SEBEP? İÇİNDEN PAPA ÇIKARAN AİLE: MEDİCİ”
yazımı okuyabilirler.
Lorenzo de’ Medici

Görsel:https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/1/10/Lorenzo_de_Medici.jpg
Lorenzo de’ Medici, Floransa’da hem siyasetin hem sanatın en güçlü figürlerinden biriydi. Dedesi Cosimo’nun çizdiği yolda yürüdü. Genç yaşta diplomasi deneyimi kazandı, klasik eğitim aldı ve sanatla iç içe büyüdü.
1469’da aile içi ittifakları güçlendiren bir evlilik yaptı. İktidarı ele alır almaz, şehrin kültürel hayatına yön verdi. Marsilio Ficino ve Pico della Mirandola gibi düşünürleri destekledi; Michelangelo’ya ilk sanat eğitimi fırsatını tanıdı. Botticelli ve Ghirlandaio, Lorenzo’nun çevresinde Floransa’yı bir açık hava galerisine dönüştüren isimlerdi.
1478’deki Pazzi komplosu kardeşi Giuliano’yu hayattan kopardı ama Lorenzo’yu durduramadı. Saldırının ardından gücünü pekiştirdi ve şehri daha çok sanatla kuşattı. Ancak lükse olan tutkusu Medici Bankası’nı zayıflattı.
1492’de öldüğünde Floransa, onu “Muhteşem Lorenzo” olarak andı. Medici hakimiyeti zayıflasa da onun bıraktığı eserler, sokaklarda hala varlar.
Catherine de’ Medici

Görsel: https://www.theflorentine.net/wp-content/uploads/2021/11/caterina_de_medici-1-e1547120639306.jpg
Catherine de’ Medici, Floransa’da doğdu ama kaderi onu Fransa’nın en güçlü kadını yaptı. Genç yaşta politik bir evlilikle Fransa kralı II. Henri ile hayatını birleştirdi. Bu evlilik, Floransa’nın sanat ve diplomasi anlayışını Fransa sarayına taşıdı.
Kocasının ölümünden sonra Catherine, üç oğlunun hükümdarlığı boyunca Fransa’yı perde arkasından yönetti. Saray entrikaları ve dini çatışmalar arasında zekasıyla ayakta kaldı. Onun döneminde Fransa’da mimari, bahçecilik ve sanat İtalyan etkisiyle şekillendi.
Catherine de’ Medici, Floransa’dan ayrıldı ama Rönesans’ın ve Floransa’nın ruhunu gittiği her yere götürdü.
Sandro Botticelli

Görsel:https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/e/e9/Sandro_Botticelli_Self-
Sandro Botticelli, genç yaşta Lorenzo de’ Medici’nin gözüne girdi. Floransa’daki atölyesi kısa sürede şehrin en çok sipariş alan yerlerinden biri oldu. Medici ailesi ve onların çevresi, evlerini ve kiliselerini onun tablolarıyla süsledi. En ünlü eserleri Venüs’ün Doğuşu ve Primavera, dönemin antik mitlere duyduğu hayranlığın en güçlü yansımalarıydı.
Ama Botticelli’nin dünyası, Floransa’da sert bir dini reform hareketi başlatan rahip Savonarola’nın etkisiyle karardı. Savonarola, lüksü ve sanatı günah olarak gören vaazlarıyla şehri sarsmış, hatta tabloların ve heykellerin yakıldığı Kibir Ateşi’ni başlatmıştı. Son dönem eserleri kıyameti, kefareti konu alıyordu. 1510’da öldüğünde ünü sönmüştü. Bugün onun tabloları, şehrin açık hava müzesi hissinin en önemli parçaları arasında sayılıyor.
Leonardo da Vinci

Görsel:https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/c/c3/LEONARDO.JPG/640px-LEONARDO.JPG
Leonardo da Vinci, Rönesans’ın en parlak zihinlerinden biriydi. Floransa’da başladığı kariyerini, Milano sarayında mühendis, ressam ve set tasarımcısı olarak sürdürdü. Çalışmaları her zaman büyüleyiciydi; ama çoğu yarım kaldı.
En çok bilinen eserleri Son Akşam Yemeği ve Mona Lisa, o dönemin sanata bakışını değiştirdi. Yine de Leonardo için resim, fikirlerini dışa vurmanın bir yoluydu. O aslında bir düşünürdü: anatomi, astronomi, uçuş, mekanik… Not defterleri çizimler ve hayallerle doluydu.
Leonardo sabırsızdı; bir projeden diğerine atladı, bazen sipariş aldığı işleri yarım bıraktı. Papa X. Leo’nun, “Bu adam hiçbir zaman işini bitiremeyecek.” dediği rivayet edilir. Yine de Leonardo, deney ve gözleme dayalı yaklaşımıyla bilim ve sanatı birbirine yaklaştırdı.
1519’da Amboise’ta öldüğünde geride birkaç bitmiş eser ve yüzlerce fikir bıraktı. Floransa’da hala onun izini taşıyan atölyeler ve eskizler var.
Michelangelo

Görsel:https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/0/02/Michelangelo_Daniele_da_Volterra_%28dettaglio%29.jpg/960px-Michelangelo_Daniele_da_Volterra_%28dettaglio%29.jpg
Michelangelo, genç yaşta Lorenzo de’ Medici’nin dikkatini çekerek Floransa’daki entelektüel çevrelere girdi. Ancak Lorenzo’nun ölümünden sonra Floransa’daki ortam ona dar geldi ve Roma’ya taşındı.
İlk büyük başarısı Pietà oldu. Mermerden oyduğu figürlerdeki detay ve zarafet, onun daha yirmili yaşlarında bir usta olduğunu kanıtladı. Ardından Floransa’ya dönüp, devasa bir mermer bloktan David’i yonttu. 5 metrelik heykel, Floransa’nın cumhuriyet ruhunu sembolize etti.
Papa Julius II onu Roma’ya çağırdığında, Michelangelo istemeyerek de olsa heykeli bırakıp fırçayı eline aldı. Sonuç ne diye sorarsanız… Sistine Şapeli’nin tavanı. 300’den fazla figür, dramatik sahneler, bir görsel destan.
Hayatının son yıllarında mimarlığa yöneldi ve St. Peter’s Bazilikası’nda çalıştı. 1564’te öldüğünde ardında bilinen ve tanımlanan sanatın sınırlarını zorlayan bir miras bıraktı.
Raffaello Sanzio

Görsel: https://www.artkolik.net/wp-content/uploads/2018/12/Raphael-Raffaello-Sanzio-Kimdir.jpg
Raphael, genç yaşta büyük bir usta olarak anılmaya başlandı. Leonardo ve Michelangelo’nun eserleriyle tanıştığında kendi fırça darbeleri de derinleşti.
1508’de Papa II. Julius’un davetiyle Roma’ya taşındı. Burada Vatikan Odaları’nı boyadı. Atina Okulu, bu dönemin en bilinen eserlerinden biri oldu. Platon ve Aristoteles’in ortasında yer alan figürler, felsefe, sanat ve bilimin bir araya geldiği bir dünya hayalinin ifadesiydi.
Raphael, heykel ve mimaride de iz bıraktı. Bramante’nin ardından St. Peter’s Bazilikası projesine katıldı. Ancak en çok resimlerinde yakaladığı incelikle tanındı. Kompozisyonlarındaki denge ve figürlerdeki zarafet, Yüksek Rönesans’ı tanımlayan estetik oldu.
37 yaşında ani bir hastalık sonucu öldüğünde Roma’daki Pantheon’a gömüldü. Raphael’in eserleri, Rönesans’ın en sakin yüzlerinden birini temsil ediyor.
Andrea Palladio

Görsel: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/e/e4/Andrea_Palladio2.jpeg
Palladio, bir taş ustasının oğluydu ve genç yaşına kadar nispeten mütevazı işlerde çalıştı. Daha sonralarda Vicenza’da tanıştığı hümanist Gian Giorgio Trissino, onun yeteneğini fark etti. Trissino’nun desteğiyle antik Roma kalıntılarını incelemek için Roma’ya gitti. Burada edindiği klasik formlar bilgisi, onun mimarlık anlayışının temelini oluşturdu.
Kısa sürede, Veneto bölgesinde aristokratlar için tasarladığı villalarla adını duyurdu. En ünlülerinden biri olan La Rotonda, dört cepheli simetrisiyle klasik dünyanın sadeliğini ve görkemini bir araya getirdi. Palladio’nun tasarımları estetik olmanın yanı sıra, sahiplerinin sosyal statülerini de yansıtmayı başarıyordu.
1570’te yayımladığı “I Quattro Libri dell’Architettura” (Mimarlığın Dört Kitabı), Avrupa genelinde de yüzyıllarca mimarlara ilham verdi. Palladio’nun çizgileri, Britanya’dan Amerika’ya kadar çok sayıda sanatçıyı etkiledi.
Rönesans Bireyi
Rönesans, bireyi; kimliği, kişiliği, yetenekleri ve merakıyla tanımlayan bir dönemdi. Bu yıllarda bir insanın ressam olması, aynı zamanda mühendis, şair ya da filozof olamayacağı anlamına gelmiyordu. Hatta tam tersi… Çok yönlülük bir erdem sayılıyordu, bugünün deyimiyle “jack of all trades” yani elinden her iş gelen, biri olmak, o dönem için büyük bir meziyetti.
Leonardo da Vinci, anatomi çizimlerinden uçuş makinelerine kadar her alanda denemeler yaptı. Michelangelo hem heykel hem resim hem de mimarlıkta ustalık gösterdi. Machiavelli, siyasi strateji kitapları yazarken tiyatro eserleri de kaleme aldı. Bu insanlar, bilginin ve zanaatin birbirinden ayrılmadığı bir dünyanın ilk temsilcileriydi.
Rönesans bireyi kavramı işte burada doğdu. Bir bireyin farklı alanlarda öğrenme, deneme ve üretme çabası, dönemin ruhunu şekillendirdi. Bu anlayış atölyelerden sokaklara, saraylardan üniversitelere kadar yayıldı. İnsan hem düşünen hem yapan bir varlık olarak merkeze yerleşti. Rönesans bireyi, bilgiyi ve estetiği kendi dünyasından çıkararak, yaşadığı şehrin sokaklarına, sosyal hayata taşıdı.
Şehir ve Sanat Arasında Yeni Bir İlişki: Açık Hava Müzesi
Rönesans’tan beri meydanlarda yükselen heykeller, binaların cephelerini kaplayan freskler ve kütüphanelerden taşan kitaplar, şehirleri yaşayan birer sanat eserine dönüştürdü. Gidip görenleriniz bilir, bugün İtalya’nın pek çok şehrinde ziyaretçiler hala bir açık hava müzesinde gibi hissediyorlarsa, bunun temeli işte o dönemde atıldı. Floransa’dan Venedik’e, Pisa’dan Bologna’ya uzanan şehirler, sanat ve düşüncenin günlük hayata karıştığı yerler haline geldi. Sonraki yazıda Rönesans’ın en büyük atılımlarını gerçekleştirdiği şehir Floransa’dan devam edeceğiz.
Gönül isterdi ki bizim şehirlerimizde de yani Müslümanların eskiden ve hala yaşadığı şehirlerde de bizim büyük alimlerimiz ve buluşları sergilense hem oralarda yaşayanlarımız ve ümmet yani Müslüman milletler görse, bilse, iftihar etse…
Bunlar aslında bu ülkeler arası turizmi canlandırabilir ve kültür köprüleri kurabilir. Ancak böylelikle genç nesillere sahip çıkabiliriz diye düşünüyorum. Yoksa tarihte kalmış kahramanlık öyküleri ile değil…


